Büyü ve Batıl İnançlar İnsan Zihnini Neden Bu Kadar Kolay Esir Alır?


Bak sana bir şey soracağım, dürüst cevap ver, kimse duymuyor. Sınav sabahı en sevdiğin kalemi bulamadığında içinden “hayırdır, bu bir işaret mi?” diye geçti mi hiç? Geçti, biliyorum. Sonra da “yok canım, saçmalık” deyip yine de o kalemi aramaya devam ettin. Ben de yaparım, sorun yok. Hatta bence bu konu tam da bu yüzden konuşulmaya değer.

Şöyle düşün: Bizim beynimiz “doğruyu bul” diye değil, “hayatta kal” diye kurulmuş. Bin yıl önce çalıların arasında bir hışırtı duyan atamız “rüzgârdır herhalde” dediyse, bir gün rüzgâr aslan çıkıyor ve hikâye orada bitiyor. “Aslan olabilir” diye kaçan ise yüz kere yanlış alarm verip yüz kere rezil oluyor ama yaşıyor. Şimdi o rezil olan ama yaşayanların torunlarıyız biz. Yani her hışırtıda bir niyet arayan, her tesadüfte bir mesaj gören beyin bize tapusuyla miras kaldı. Aile yadigârı yani, suç bizde değil.

Bunun en sevdiğim kanıtı da güvercinler. 1948’de Skinner kafesteki güvercinlere belirli aralıklarla yem veriyor. Ne yaparlarsa yapsınlar yem zaten gelecek, ama güvercinler bunu bilmiyor. Ne oluyor dersin? Bazıları kendi kendine ritüel icat ediyor. Biri durmadan dönüyor, biri başını köşeye sokuyor, çünkü “geçen sefer bunu yaparken yem gelmişti”. Yani bir güvercin bile “ben dönünce yem geliyor” diye düşünebiliyorsa,senin kalem krizin gayet makul.

Bir de balıkçılar var. Antropolog Malinowski adalarda balıkçıları izlerken bir şey fark ediyor. Sakin, güvenli lagünde balık tutarken kimse ritüel yapmıyor, herkes rahat. Ama açık denize, yani işin şansa kaldığı yere çıkarken büyü, tılsım, dua havada uçuşuyor. Demek ki batıl inanç korkuyla ilgili aslında. Kontrolün bittiği yerde başlıyor. Deniz büyüdükçe ritüel de büyüyor.

Hayat da büyük bir açık deniz zaten. Hastalık, aşk, iş, sınav... hiçbirini tam kontrol edemiyoruz. Ama “kapı eşiğine basmazsam işler yolunda gider” dersem elimde en azından bir şey oluyor. Bedeli de düşük: Ağaca dokunmak beş saniye sürer, “ya işe yarıyorsa” diye vazgeçmenin vicdan azabı ise ömür boyu. Hesap belli.

Bu iş o kadar eski ki Roma’da generaller savaşa girmeden önce kutsal tavukları izlerdi. Tavuklar yem yerse işaret iyi, yemezse kötü. Anlatılana göre komutan Claudius Pulcher, tavuklar yemeyince sinirlenmiş ve “madem yemiyorsunuz, için bari” diyerek onları denize atmış. Sonra da savaşı kaybetmiş. Ben bunu “işaretler doğruymuş” diye okumuyorum, tavukların intikamı  diye okuyorum.

Gelelim asıl ters köşeye: Bu işler bazen gerçekten işe yarıyor. 2010’da Almanya’da bir araştırmada katılımcılara golf topuyla vuruş yaptırıyorlar. Bir gruba topu verirken “bu şanslı top” diyorlar, diğerine demiyorlar. Şanslı top dediklerinin sonucu daha iyi. Top aynı top, ama inanç insanın özgüvenini gerçekten değiştiriyor. Buna ne diyeceğimi bilmiyorum, dürüst olayım. Batıl inanç bazen çukura sokuyor, bazen de topu deliğe.

Burçlar da aynı hikâye. “Sen aslında çok hassassın ama dışarıdan güçlü görünüyorsun, bazen kendini kimse anlamıyor sanıyorsun” cümlesini okuyup “tam ben!” demeyen kaldı mı? Bertram Forer 1948’de öğrencilerine kişilik testi yaptırıyor, sonra herkese aynı metni “sana özel analiz” diye veriyor. Öğrenciler beş üzerinden dörtten fazla puan verip “tam ben” diyor. Çünkü herkesin içinde biraz kırılganlık, biraz kararsızlık, biraz “aslında kimse beni anlamıyor” var. Falcının, burç yazarının işi zor değil.

İşin komik tarafı, tutan tesadüfleri hatırlamakta ustayız, tutmayanları unutmakta daha da usta. Falcı bir kere bildi mi “vay be, nereden bildi!” diyoruz, dokuz kere tutmadığında ise o dokuz kere sessizce hafızadan siliniyor.Kimse öldürmüyor onları, öylece kayboluyorlar.  Beynimiz kendine çok verimli bir halkla ilişkiler bürosu kurmuş.

Ama bunlara tamamen kötü de demiyorum. Bayramda kapıda dökülen su, yolculuğa çıkarken arkandan atılan kova, nazar boncuğu... Bunların yarısı korku, yarısı sevgi. “Seni düşünüyorum, sana bir şey olmasın istiyorum” demenin başka bir yolu. Belki de bizi asıl esir alan şey büyü falan değil, biri bizim için endişelendiğinde içimizin ısınması.

Bence asıl tuzak, inandığını fark etmemek. “Ben bunlara inanmam” deyip yan masada fal bakılırken kulağı dikilen o hâlimiz var ya, tehlike orada.

Zihin, kendini en çok “ben akıllıyım” derken kandırıyor.

Sen de kabul ediyorsan, aramızda kalsın,
ağaca dokunalım.Bir ihtimal."...Bu durum sadece bireysel kalmayıp toplumsal bir boyuta evrildiğinde, korkunun kitleleri nasıl yönlendirdiğini daha iyi anlamak için Kitlelerin Hipnozu: Korkularımız Bizi Nasıl Yönetiyor? yazımıza göz atabilirsiniz."

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

"İlk Kez Gördüğümüz Birini Neden Yıllardır Tanıyor Gibi Hissederiz?"

​Arkeologların Masa Başında Unuttuğu Gerçek: Göbeklitepe Aslında Bir Korku Filmi miydi?

"Aydınlığa Giden Yol Neden Kendi Karanlığımızdan Geçer?

"Rüyaları Neden Unuturuz? Zihnimizin Perde Arkasındaki Sır