Sizi Gerçekte Ne Durduruyor: Korku mu, Yoksa Konfor mu?

 


Kabul edelim, hayatın bir yerinde sessizce durup tavanı izlediğimiz o anlar vardır. İçimizden bir ses "Her şey yolunda" derken, diğer ses "Ben ne yapıyorum, nereye gidiyorum?" diye fısıldar. Bir şeylerin eksik olduğunu, olduğunuz yere sıkışıp kaldığınızı bilirsiniz ama adımı bir türlü atamazsınız.

Çoğumuz bu tıkanıklığın adını anında koyarız: "Korkuyorum."

Deriz ki: "Ya başaramazsam? Ya herkes bana gülerse? Ya altından kalkamazsam?" Korkuyu suçlamak kolaydır çünkü arkasına sığınmak insana bir tür meşruiyet kazandırır.

Korkunun Gürültüsü Kolaydır

Peki, durup bir saniye düşünelim: Korku gerçekten o kadar hareketsiz bırakıcı bir canavar mıdır? Aslında hayır.

Korku gürültülüdür. Kalbinizi çarpar, avuçlarınızı terletir, zihninizde en kötü senaryoları sinema şeridi gibi oynatır. Korku bir alarmdır; size "Dikkat et, burada risk var!" der. Ve riskin, tehlikenin olduğu yerde adrenalin vardır, hareket vardır, canlılık vardır.

Korkuyla savaşabilirsiniz çünkü o görünürdür. Gözünün içine bakabilirsiniz. Çoğu zaman "korkuyorum" dediğimiz şey, aslında bilinmeyenin eşiğindeki o ilk heyecanın yanlış yorumlanmasından ibarettir. Korku sizi titretir ama aynı zamanda uyandırır.

Asıl Katil: Konforun Sessiz Tuzağı

Peki ya asıl tehlike nereden gelir?

Asıl tehlike konfordan gelir. Konfor gürültü yapmaz; parmak ucunda yürür, hiç ses çıkarmaz. Sabah aynı saatte uyanmak, aynı yoldan işe gitmek, sizi tatmin etmeyen ama en azından istikrarlı olan o masada oturmak, akşam eve gelip hiçbir şey üretmeden saatlerce ekran kaydırmak...

Bunlar ilk bakışta "huzur" gibi gelir. Değildir. O huzur değil, uyuşukluktur.

Konfor alanı, ruhun yavaş yavaş kararan açık cezaevidir. Etrafında dikenli teller yoktur belki, ama kapısı içeriden kilitlidir ve anahtarını bir yere düşürmüşsünüzdür. En tehlikelisi de şudur: İçerisi "idare eder" düzeyindedir. Ne çok mutsuzsunuzdur ne de canınız aşırı yanıyordur. İşte o "idare etmek", insanın içindeki ateşi söndüren en sessiz zehirdir.

Zamanın ve Potansiyelin Erimesi

Günler ayları, aylar yılları kovalar. Bir gün ayna karşısına geçtiğinizde, beş yıl önceki halinizle bugünkü halinizin tamamen aynı olduğunu fark edersiniz. Saçınızdaki birkaç tel beyaz ya da yüzünüzdeki çizgiler dışında hiçbir şey değişmemiştir. Ne hayalleriniz bir adım ilerlemiştir ne de korkularınız gerçekleşmiştir. Sadece zaman eriyip gitmiştir.

Çünkü konfor, sizden hayatınızı bir anda çalmaz; onu damla damla, fark ettirmeden tüketir. "Yarın başlarım", "Şu an doğru zaman değil", "Önce şu işleri bir yola koyayım" cümleleri, konfor alanının ruhunuza üflediği en tatlı ninnilerdir. Bu ninnilerle uyur, bir ömrü tüketirsiniz.

Küçük Bir Manifesto: Uyanma Vakti

Bugün, bu satırları okurken biraz durun ve kendinize o dürüst aynayı tutun. Hayatınızda gitmek istediğiniz o yer ile durduğunuz bu yer arasındaki mesafeyi açan şey gerçekten korku mu, yoksa o yumuşak koltuğun kalkmak bilmeyen ağırlığı mı?

  • Bahane üretmeyi bırakın: "Zamanı değil" demek, aslında "Risk alıp konforumu bozmak istemiyorum" demektir. Çevrenize söylediğiniz yalanları kendinize söylemeyin.

  • Şikayet edip eyleme geçmemeyi kesin: Şikayet etmek, konfor alanınızda otururken vicdanınızı rahatlatma biçimidir. Değişim için adım atmıyorsanız, sızlanma hakkınız da yoktur.

  • Gelecekteki halinize ihanet etmeyin: Bundan beş ya da on yıl sonra, "Keşke o gün o adımı atsaydım" pişmanlığıyla yaşamak istemiyorsanız, bugünkü konforunuzdan biraz ödün vermelisiniz.

Unutmayın: Hayat, tam olarak konfor alanınızın bittiği yerde başlar. Korku sizi sadece yorar; ama konfor sizi hissizleştirerek tüketir.

Şimdi ellerinizi ceplerinizden çıkarın, o sıcak koltuktan kalkın ve kendinize son kez o dürüst soruyu sorun: Bugün hala orada mısınız, yoksa gerçekten yola çıkmaya hazır mısınız?

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

"İlk Kez Gördüğümüz Birini Neden Yıllardır Tanıyor Gibi Hissederiz?"

​Arkeologların Masa Başında Unuttuğu Gerçek: Göbeklitepe Aslında Bir Korku Filmi miydi?

"Aydınlığa Giden Yol Neden Kendi Karanlığımızdan Geçer?

"Rüyaları Neden Unuturuz? Zihnimizin Perde Arkasındaki Sır