İlk Görüşte Aşk Var mı, Yoksa Biz mi Uyduruyoruz?"
Peki, gerçekten "ilk görüşte aşk" diye bir şey var mı, yoksa biz yalnızlığın vur Patlasın Çal Oynasın versiyonunda kafamızda Oscar'lık senaryolar mı yazıyoruz?
Gel, masaya bir sandalye çekelim, kahveleri tazeleyelim ve bu meseleyi biraz daha derinden, detayıyla, dedikodu eder gibi masaya yatıralım.
Hollywood Bize Ne Pazarlıyor, Biz Ne Alıyoruz?
Öncelikle ellerindeki romantik kalpleri yavaşça masaya bırakmanı rica edeceğim çünkü biraz bilimsel gerçeklerle ortalığı karıştıracağız. Hayatımız boyunca izlediğimiz yüzlerce romantik film, okuduğumuz pembe kapaklı romanlar beynimizi öyle güzel kodlamış ki; aşkı hep bir "yıldırım çarpması" gibi bekliyoruz.
Sanki sokakta yürürken biriyle göz göze geleceğiz, içimizde bi' yerlerde volkanlar patlayacak, karşıdaki de aynı anda "İşte ruh eşim, sonunda buldum!" diyecek ve el ele gün batımına doğru koşturacağız. Tabii canım, kesin öyle olur. Gerçek hayatta o an göz göze geldiğin kişi ya tırnaklarını kemiriyordur ya da senin ona dik dik baktığını düşünüp içten içe "Acaba tipimde bir gariplik mi var?" diye paranoia katsayısını yükseltiyordur.
Hollywood bize, aşkın emekten bağımsız, tamamen anlık bir büyü olduğunu satıyor. Biz de tüketiciler olarak bunu o kadar çok benimsemişiz ki, sıradan bir hoşlantıyı bile "Aman Tanrım, ruh eşimi buldum!" sanabiliyoruz.
Beynimizin Bize Oynadığı Hormonal Dolandırıcılık
O zaman bilim ne diyor bu işe? Bilim insanları "Aşk dediğin şey öyle üç saniyede, kapıdan giren kişinin saç savurmasıyla tohumu atılacak bir bitki değil" diyorlar, gayet de haklılar.
O ilk saniyede olan şey ne peki? Tamamen hormonların ve biyolojinin tatlı, minik bir komplosu. Gözün birini seçiyor, beynin milisaniyeler içinde geçmişteki tüm veri tabanını tarıyor; "Hah, tam bizim tipimiz, simetri kuralına da uyuyor, kokusu da fena değil" diyor ve dopamin şelalesini salıveriyor. O salgılanan dopamin, endorfin ve norepinefrin var ya... İnsanı sarhoş etmekten farksız!
Yani aslına bakarsan ilk görüşte olan şey aşk değil; "ilk görüşte çarpılma", "biyolojik bir uyanış" ya da "ilk görüşte potansiyel müşteri memnuniyeti" gibi bir şey. Adına "Aşk" demezsek o heyecanın bir anlamı kalmıyor tabii. "İlk görüşte dopamin patlaması yaşadım" dersen kimse seninle romantik bir akşam yemeğine çıkmaz, adamı ya da kadını hastaneye kaldırırlar.
Neden Bu Kadar Çok İnanmak İstiyoruz?
Elbette uyduruyoruz! Biraz da hak veriyorum bize aslında. Hayat zaten yeterince gri, faturalar, işler, güçler, sabah trafiği derken ruhumuz daralıyor. Ekonomik krizler, kariyer stresi, "acaba ay sonunu nasıl getireceğiz" kaygısı derken insan beyni kaçacak delik arıyor.
Böyle bir dünyada "Ya ben sokakta yürürken hayatımın aşkını buldum, göz göze geldik ve evrenin bütün dengesi değişti" masalına inanmak, insana porsiyonu bol, üstü çikolata soslu bir sufle gibi geliyor. Çok iyi geliyor. Gerçekliğin o acımasız ve sıkıcı tonundan bir saniyeliğine de olsa kaçıp pembe bir buluta çıkıyorsun.
Ama işin ironik kısmı şu: O ilk bakışta "İşte hayatımın anlamı!" dediğin kişinin sabah uyanınca saçının o delice şekline, kahveyi nasıl içtiğine ya da trafikteki sürücülere ettiği küfürlere hayran kalıp kalmayacağın tamamen bir muamma. Ama olsun, ilk iki saniyede o pembe gözlükler bir kez takılıyor. Sonrası zaten tatlı bir uyanış (ya da kademeli bir hayal kırıklığı maratonu).
Sosyal Medya ve "Anlık Tüketim" Aşkları
Bir de madalyonun dijital yüzü var, değil mi? Eskiden insanlar en azından sokakta, kafede ya da otobüste bakışarak falan bu hayalleri kuruyordu. Şimdi ne oldu? Tinder'da, Instagram'da kaydır kaydır bitmeyen profiller arasında gezinirken "ilk görüşte aşk" kavramı da dijitalleşti.
Fotoğrafta iyi çıkmış iki açı, güzel bir filtre, arkaya iliştirilmiş havalı bir şarkı... Hop, ilk görüşte aşk! Aslında orada sevdiğin kişi değil, filtrenin yarattığı illüzyon ve kendi yalnızlığının sana oynadığı oyun. Sonra ilk buluşmada karşına o fotoğraflardakinden biraz farklı biri çıkınca "Acaba beni ghost'lasa mı yoksa direkt engelesem mi" diye düşünmeye başlıyorsun. Hey gidi ilk görüşte aşk, seni de harcadılar dijital mecralarda!
Son Söz: Var mı, Yok mu Şimdi?
Toparlamak gerekirse; ilk görüşte çekim var, ilk görüşte merak var, hatta ilk görüşte "Acaba bu kim, Instagram'ını bulabilir miyim?" diye stalk'lama isteği sonuna kadar var.
Ama aşk? Aşk dediğin şey öyle çabuk harcanan bir şey değil. Aşk; emek ister, kahve bardağını ortak kullanma eşiğini aşmak ister, karşındaki kişinin en gıcık olduğu anlarda bile "Yine de fena insan değil" diyebilmek ister. Birlikte saçma sapan dizileri izleyip gülmek, en kötü gününde bile yanında durmasını bilmek ister.
Yani kısacası; o ilk kıvılcım tamamen bizlerin romantik hayal gücünün ve hormonların muazzam bir işbirliği. Ama uyduruyorsak da çok güzel uyduruyoruz, haksız mıyım? Hayatın o tekdüzeliğini renklendirmek için arada böyle masallara inanmaya ihtiyacımız var sonuçta.
Sence nasıl? Senin başına geldi mi hiçöyle "kapıdan girdi, dünya durdu" dediğin, sonu hüsranla (ya da tatlı bir anıyla) biten o meşhur anlar? Yoksa sen de benim gibi "hepsi hormonların, dopaminin oyunu" diyen realistlerden misin? Yorumlarda buluşalım!

Yorumlar
Yorum Gönder