Kayıtlar

Eylül, 2026 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Kâhin "Savaşı Kaybedeceksin" Dedi, Kral Kâhini Değiştirdi: İlk Yapay Zekâ Krizi

Resim
 Şimdi diyeceksiniz ki, "Yapay zekâ mı? Kral mı? Ne alaka?" Dur, anlatayım.Bu yazıda tarihle dalga geçiyor gibi görünsem de aslında insanın kendine nasıl yalan söylediğini anlatıyorum. Sonunda kendinizi görürseniz benim suçum değil. 😄 Kroisos ve model karşılaştırması Milattan önce 6. yüzyıl, Lidya Kralı Kroisos, yani "Karun kadar zengin" lafının sahibi adam. Parası o kadar çok ki sıkılmış. Komşu Pers İmparatorluğu'na saldırsam mı diye düşünüyor ama içi rahat değil. Peki ne yapıyor? Bugün olsa bir tahmin modeline sorardı. O zaman kâhinlere soruyor, ama akıllıca: önce hangisinin gerçekten bildiğini test ediyor. Herodotos'un anlattığına göre elçilerini farklı kâhinlere gönderip "Kral şu an ne yapıyor?" diye sorduruyor. Kimse bilemiyor, bir tek Delphoi biliyor. Cevap da bayağı tuhaf: kral o sırada bronz bir kazanda kaplumbağa ve kuzu eti pişiriyormuş. (Evet, kaplumbağa. Birazdan Çin'e gelince hatırlayın.) Adam kendi çapında model karşılaştırması y...

Aynalar Sağ ve Solu Neden Ters Çevirir de Yukarı ve Aşağıyı Asla Çevirmez?

Resim
 Selam dostlar! Sabah uykulu gözlerle banyoya girip aynanın karşısına geçtiğimiz o anı bir düşünün. Sağ elinizi kaldırırsınız, aynadaki yansımanız da size sol elini kaldırarak karşılık verir. Yıllardır kafamızı kurcalayan o klasik soru tam da burada başlar: Aynalar bizim sağımızı ve solumuzu ustalıkla ters çeviriyor da, yukarı ve aşağıyı neden hiç ellemiyor? Neden bir anda baş aşağı dönmüş gibi görünmüyoruz da sadece sağ-sol taklası atıyoruz? Gelin önce insanlığın aynayla ilk imtihanına, yani yaklaşık 8.000 yıl önce Anadolu'da başlayan o trajikomik tarihsel arka plana bir bakalım, ardından bu zihin yakan optik gizemi masaya yatıralım. 🐒 İlk İnsan Suya veya Obsidyene Bakınca Ne Sandı? (Tarihin İlk Varoluş Krizi) Bugün banyomuzda HD kalitesinde cam aynalarımız var, saçımız başımız bozulduğunda hemen düzeltiyoruz. Peki ya binlerce yıl önce, insan eliyle yapılan ilk gerçek aynalar yaklaşık 8.000 yıl önce Anadolu'da ve Orta Doğu'da ilk kez ortaya çıktığında ne olmuştur zanned...

Bir Duygunun Gerçek Olması Onun Doğru Olduğu Anlamına Gelir mi?

Resim
  Sabah uyanırsınız; hava güneşlidir, kuşlar cıvıldıyordur, kahveniz tazedir. Ama içinizde öyle tuhaf, dipsiz bir sıkıntı vardır ki sanki az sonra kıyamet kopacakmış gibi hissedersiniz. İşte o an zihnimiz devreye girer ve muhteşem senaryolar yazmaya başlar: " Kesin çok kötü bir şey olacak, herkes benden nefret ediyor, bu hayatın bir anlamı yok..." Durun, sakin olun! Madalya takmalık bir dramanın eşiğindesiniz ama muhtemelen sadece dün gece geç saatte ağır bir yemek yediniz ya da uykunuzu alamadınız. Peki, bu kadar yoğun hissettiğimiz bir duygu, dış dünyadaki gerçeğin tam karşılığı mıdır? Bir duygunun gerçek olması, onun "doğru" olduğu anlamına gelir mi? Gelin, bu meseleyi biraz masaya yatıralım. Duygularımız Yalan Söylemez (Ama Çarpıtmaya Bayılırlar) Öncelikle anlaşalım: Duygularımız yalandır demek büyük bir haksızlık olur. İçinizdeki öfke, korku, hayal kırıklığı veya yetersizlik hissi gerçektir . Kalbiniz küt küt atarken, mideniz düğüm düğüm olurken kimse size ...

Büyü ve Batıl İnançlar İnsan Zihnini Neden Bu Kadar Kolay Esir Alır?

Resim
Bak sana bir şey soracağım, dürüst cevap ver, kimse duymuyor. Sınav sabahı en sevdiğin kalemi bulamadığında içinden “hayırdır, bu bir işaret mi?” diye geçti mi hiç? Geçti, biliyorum. Sonra da “yok canım, saçmalık” deyip yine de o kalemi aramaya devam ettin. Ben de yaparım, sorun yok. Hatta bence bu konu tam da bu yüzden konuşulmaya değer. Şöyle düşün: Bizim beynimiz “doğruyu bul” diye değil, “hayatta kal” diye kurulmuş. Bin yıl önce çalıların arasında bir hışırtı duyan atamız “rüzgârdır herhalde” dediyse, bir gün rüzgâr aslan çıkıyor ve hikâye orada bitiyor. “Aslan olabilir” diye kaçan ise yüz kere yanlış alarm verip yüz kere rezil oluyor ama yaşıyor. Şimdi o rezil olan ama yaşayanların torunlarıyız biz. Yani her hışırtıda bir niyet arayan, her tesadüfte bir mesaj gören beyin bize tapusuyla miras kaldı.  Aile yadigârı yani, suç bizde değil. Bunun en sevdiğim kanıtı da güvercinler. 1948’de Skinner kafesteki güvercinlere belirli aralıklarla yem veriyor. Ne yaparlarsa yapsınlar yem ...

Kitlelerin Hipnozu: Korkularımız Bizi Nasıl Yönetiyor?

Resim
     Bir gün fark ettim: etrafımdaki insanların çoğu, aslında hiç düşünmeden konuşuyor. Yanlış anlaşılmasın, aptal değiller. Tam tersine, çoğu zeki, okumuş, hayata dair bir sürü fikri olan insanlar. Ama bir konu belli bir çerçeveye girdiğinde — para, siyaset, başarı, "normal hayat" ne demekse — birdenbire herkesin ağzından aynı cümleler dökülmeye başlıyor. Sanki bir yerlerde ortak bir metin var da, herkes onu ezberlemiş. İşte tam o an, kitlelerin hipnozunu görüyorsunuz. Ben de dahil buna, bir parantez açayım — bu yazıyı "ben aydınlandım, siz uyuyorsunuz" diye yazmıyorum. Kendi ezberlerimi fark ettikçe yazıyorum. Korku, En Sadık Anestezi Bir toplumu uyutmanın en kolay yolu onu korkutmak. Korkmuş bir insan sorgulamıyor, itaat ediyor. "Bu işi bırakırsan aç kalırsın", "farklı düşünürsen dışlanırsın", "bu kuralı çiğnersen cezalandırılırsın" — bu cümleler yeterince tekrar edildiğinde düşünce olmaktan çıkıp bir reflekse dönüşüyor. Beyin tehlik...

Üç Harfli Hikâyeleriyle Zihni Hapsedenler: Görünmeyen Alem Korkusunun Anatomisi

Resim
  Çocukluktan başlar o hikâyeler. Karanlık bir koridordan geçerken arkadan birinin dokunacağı korkusu, gece yarısı uyanıp tavanı izlerken içine düşen o nedensiz ürperti... Biz bu coğrafyada korkuyla büyütüldük. Ama asıl mesele karanlığın kendisi değil, o karanlığı bizim zihnimize birer kelepçe gibi takan o görünmeyen korku endüstrisidir. Hani şu dilimize dolanan, adı anılmaya bile çekinilen ama her köşe başında karşımıza çıkarılan "üç harfli" masalları var ya, işte onlar tam olarak insanı içeriden felç etmenin en sessiz, en kusursuz yoludur. Bir insanı kontrol altında tutmanın en kestirme yolu nedir biliyor musun? Onu kendi zihninden, kendi gölgesinden bile korkutmaktır. Eğer bir zihin sürekli tetikteyse, "Acaba başıma bir şey gelir mi, görünmeyen bir musibet beni bulur mu?" diye titriyorsa; o insan artık neyi sorgulayabilir ne de kendi hayatının direksiyonuna geçebilir. Korku, insanın aklını bodrum katına kilitleyen paslı bir anahtardır. Ve ne yazık ki bu toplumda ...

İnancınız size gerçekten huzur mu veriyor, yoksa sürekli bir tedirginlik mi?

Resim
  İbadet kisvesi altında insanı içeriden kemiren, her adımda omuzlarına suçluluk yükü bindiren o görünmez mahkemeden bahsetmek lazım asıl. Çünkü bizim buralarda din, inanç ya da maneviyattan çok, bir "hizaya getirme" ve "kontrol etme" sopasına dönüştürüldü ne yazık ki. Beşikten mezara kadar kulağımıza fısıldanan o korku iklimi; Allah’tan ziyade komşunun, mahallenin, akrabanın ne diyeceğiyle şekillenen yapay bir ahlak havuzu yarattı. Sürekli tetikte bekliyorsun. "Bunu yaparsan günah olur, şöyle yaşarsan eller ne der, bu giysi göze batar, bu fikir fazla gelir." Oysa insanın yaradanıyla ya da kendi vicdanıyla kuracağı o en saf, en masum bağ; bu mahalle baskısının dişlileri arasında ezilip gidiyor. Ortada ne huzur kalıyor ne de gerçek bir maneviyat; geriye sadece her an suçlu hissetmekten felç olmuş bir ruh ve sürekli birilerini memnun etme zorunluluğu kalıyor. İşin en acı kısmı da bu zaten. Sana ait olması gereken o kutsal ve içsel alan, başkalarının parmak s...

Doğmadığın Bir Yılı Özlemek Mümkün mü? Zihnin En Garip Yanılsaması: Anemoia

Resim
 Çayını, kahveni kapıp geldiysen gel seninle yine zihnin o en kilitli, en garip odalarından birine girelim. Hiç durup dururken, 1970’lerin hiç gitmediğin bir sahil kasabasının fotoğrafına bakarken ya da 80’lerden kalma loş bir plak kaydını dinlerken içinin cız ettiği oldu mu? Hani sanki o yıllarda yaşamışsın, o sokaklarda yürümüşsün, o ahşap kokulu evlerde sabahlamışsın da sonra bir şekilde bugüne fırlatılmışsın gibi bir his... Ama işin komik ve tekinsiz tarafı şu: Sen o yıllarda dünyada bile yoktun. İşte edebiyatın ve psikolojinin bu garip, omuz sıkıştıran hisse verdiği çok özel bir isim var: Anemoia . Yani hiç yaşamadığın, deneyimlemediğin bir zamana ve geçmişe duyduğun o derin, gizemli özlem. Peki ne oluyor da zihnimiz bize bu oyunu oynuyor? Neden doğmadığımız yılların nostaljisini çekiyoruz? Zamanın Şimdiki Zamandan Kaçış Tuzağı   Bugün her şey çok hızlı, çok gürültülü ve aşırı dijital. Zihnimiz sürekli bildirimlerle, gelecek kaygısıyla ve bitmeyen bir koşturmacayla bombar...

Neden Rüyalarımızda Telefon Göremeyiz ya da Yazı Okuyamayız?"

Resim
 Şöyle bir düşünün: Gün içinde en çok neye bakıyorsunuz? Muhtemelen bu yazıyı okuduğunuz akıllı telefonunuza, bilgisayar ekranına ya da tabletinize. Sosyal medyada saatlerce kaydırıyoruz, mesajlaşıyoruz, haberleri okuyoruz. Telefon artık elimizin, hatta bedenimizin bir uzantısı gibi. Peki hiç fark ettiniz mi? Yatağa girip uyuduğunuzda, o rengârenk rüya aleminde telefonunuz neredeyse hiç yok. Rüyanızda uçabilirsiniz, eski sevgilinizle uzayda çay içebilirsiniz ya da ilkokul öğretmeninizle bir kovboy kasabasında çatışabilirsiniz. Ama cebinizden telefon çıkarıp birine WhatsApp’tan mesaj atamazsınız. Bir tabelayı veya kitabı okumaya çalıştığınızda ise harfler bir anda birbirine karışır, anlamsız sembollere dönüşür. Peki, günümüzün yarısını kaplayan bu dijital dünya ve okuma eylemi, rüyalarımızdan neden adeta "sansürleniyor"? Cevap, beynimizin uyku sırasındaki o büyüleyici çalışma mantığında saklı. 1. Beynin Şalteri Atan Bölgeleri: Broca ve Wernicke Okumak ve yazmak bize çok basit ...

​Tezgahın Öteki Tarafı: Bir Barmenden İnsan Psikolojisine Dair İpuçları

Resim
Şimdi dürüst olalım; bir bar tezgahının arkasında birkaç sezon geçirdiysen insan psikolojisini anlamak için kütüphaneler dolusu kitap okumana pek gerek kalmıyor. Orası öyle acayip bir sahne ki; ilk iki kadehten sonra maskeler düşüyor, ego sıfırlanıyor, içeride ne kadar dert, heves ya da gariplik varsa pat diye ortaya dökülüyor. 3 yıl boyunca o barın arkasında kaç bin kişi gördüm sayısını ben bile unuttum. Ama bildiğim bir şey var: Kimse oraya sadece "Susamıştım, bir şeyler içeyim" diye gelmiyor. Biri günün stresini gömmeye gelir, biri fark edilmek ister, biri de dert anlatacak bedava dinleyici arar. Yıllarca o tezgahın arkasında "Görünmez Adam" gibi takılıp kaptığım en net insan ipuçlarını vereyim, günlük hayatta lazımdır belki: 1. Sandalyedeki Duruş: "Kral mı Geldi, Yorgun Savaşçı mı?" Bir müşteri bar sandalyesine oturduğu ilk 5 saniyede bütün haritasını açar. Adam gelip sandalyeye yayılıyor, omuzları düşürüp şöyle bir "Oh be!" çekiyorsa bil ki ...

"Radyosuz, İnternetsiz Bir Dünyada Çılgınlık Nasıl Yayılıyordu? Dans Salgını (1518)"

Resim
  1518 yılının sıcak bir Temmuz gününde, Fransa’nın Strasbourg kentinde bir kadın aniden sokağa fırladı. Adı Frau Troffea’ydı. Müzik yoktu, kutlanacak bir şey yoktu ama o durmadan, kontrolsüzce dans etmeye başladı. Önce etraftakiler ne olduğunu anlamadı. Biri fıkra anlattı sandı, diğeri kadının delirdiğini düşündü. Ama asıl garip olan şuydu: Birkaç gün içinde 30 kişi, bir ay içinde ise yaklaşık 400 insan ona katıldı. Radyo yok, televizyon yok, sosyal medya ya da internet zaten yok... Peki, müziksiz bir sokakta başlayan bu çılgınlık koca bir şehre nasıl bir virüs gibi yayıldı? Ayakları Kanayana Kadar Dans Eden İnsanlar Bu olay bir bayram ya da eğlence değildi. İnsanlar canları pahasına dans ediyordu. Yemeden, içmeden, uyumadan... Ayakları kan içinde kalıyor, kaburga kemikleri sızıyor ama duramıyorlardı. Hatta ne yazık ki birçoğu kalp krizinden, inmeden veya aşırı yorgunluktan hayatını kaybetti. Dönemin şehir yetkilileri ne yaptı dersiniz? "İçlerindeki kötü kanı dışarı atsınlar...