Kayıp Kitapların Peşinde: İnsanlık Hangi Hikâyeleri Bir Daha Hiç Okuyamadı?


Şunu hiç yaşadın mı?

Aklına bir anda harika bir fikir geliyor. “Bunu kesin yazmalıyım” diyorsun, “Yok ya, bunu nasıl unuturum” diyorsun, ama yazmıyorsun. Birkaç saat sonra o fikir uçup gitmiş. Geriye sadece o rahatsız edici his kalıyor: Bir şey vardı, ama ne olduğunu hatırlayamıyorsun.

Şimdi o hissi al, bin ile çarp. Sonra da bütün insanlık tarihine yay.

Biz kütüphanelerin, e-kitapların, bitmek bilmeyen dijital arşivlerin içinde yaşıyoruz. İstediğimiz bilgiye saniyeler içinde ulaşmak o kadar sıradan ki, hiç üstünde durmuyoruz bile. Ama insanlık tarihi bir yandan da hiç okuyamadığımız, fısıltısını bile duyamadığımız hikâyelerle dolu koca bir mezarlık.

Gel, bugün tarihin o karanlık raflarında küçük, biraz da buruk bir tur atalım. Yangınların, kazaların ve insan hatalarının elimizden aldığı şaheserlere bakalım.

İskenderiye’de Yanan Sadece Kağıtlar Mıydı?


Kayıp kitap denince herkesin aklına ilk o gelir: İskenderiye Kütüphanesi.

Okulda da belgesellerde de hep aynı hikâyeyi duyduk. “Kütüphane yandı, bilim yüzyıllarca geriye gitti.” Dramatik, etkileyici bir anlatım. Ama gerçek biraz daha karışık, açıkçası biraz daha hüzünlü. Tarihçilerin çoğu, kütüphanenin tek bir gecede yanıp kül olmadığını söylüyor. Savaşlar, bütçe kesintileri, siyasi karmaşa ve ihmalle yüzyıllar içinde yavaş yavaş eridi. Düşününce bu daha da acı. Kimse kibriti çakıp bitirmedi. Dünya o kütüphaneye sadece bir noktadan sonra sahip çıkmayı bıraktı.

Ama nasıl olduğundan bağımsız, kayıp gerçek. Mesela antik Yunan’ın büyük trajedi yazarı Sophokles yüzün epey üzerinde oyun yazmış. Bize ulaşan kaç tane, biliyor musun? Yedi. Yedi!

Bir çekmeceyi açıp, bir insanın bütün hayatı boyunca yarattıklarından geriye sadece bir avuç sayfa kaldığını görmek gibi bir şey bu. O kayıp tomarların her birinin arkasında geç saate kadar oturan, özenle yazan ve “biri okur umarım” diyen bir insan vardı. Hiç tanışamadık. Bir bakıma, tanımadığımız binlerce dostu kaybettik.

Hemingway’in Bir Trende Çalınan Bütün Hayat Çalışması


Bazen kütüphanenin yanmasına bile gerek yok. Tek bir anlık talihsizlik koca bir emeği silip süpürebiliyor.

Yıl 1922. Ernest Hemingway henüz genç, aç ve kendini kanıtlamaya çalışan bir yazar, Paris’te yaşıyor. Eşi Hadley de onunla buluşmak için trenle İsviçre’deki Lozan’a gidiyor. Valizinin içinde Hemingway’in o güne kadar yazdığı neredeyse bütün el yazmaları var. Hatta karbon kopyalar da. Yazarın çalışmaya devam edebilmesi için hepsini yanına almış.

Paris’teki Gare de Lyon istasyonunda, bir an için gözünü ayırıyor ve valiz çalınıyor.

Yıllarca emek verilmiş öyküler, şiirler, uykusuz gecelerin ürünü taslaklar... Hepsi gitti. Valiz bir daha hiç bulunamadı. Belki hırsız açtı, içinde satacak bir şey bulamayıp attı. Belki bir çöp yığınında kaldı. Hiç öğrenemeyeceğiz.

Hemingway yıkıldı, Hadley de bu suçluluğu uzun süre taşıdı. Ama işin garip yanı, Hemingway sıfırdan başladı, daha sade ve daha kısık yazmayı öğrendi ve onu meşhur eden o yalın üslubu kurdu. Yine de o valizin içinde ne olduğunu merak etmeden duramıyor insan. Düşününce içiniz bir tuhaf oluyor, değil mi?

Aristoteles’in Gülmeyi Anlatan O Gizemli Kitabı


Bu da beni her seferinde çarpan bir hikâye, çünkü içinde bir gizem var.

Aristoteles’in dramı anlattığı ünlü eseri Poetika, ağırlıklı olarak trajediyi ele alıyor. Ama antik kaynaklar ikinci bir bölümün daha olduğundan söz ediyor: komedi, yani insanı güldürme sanatı hakkında. O bölüm kayıp. Tamamen.

Bir düşün: Hikâyeleri, mantığı, insan zihnini anlamamızı şekillendiren adam, insan neden güler diye bir kitap yazmış ve biz onu hiç okuyamamışız. (Bu kayıp kitap, Gülün Adı romanına bile ilham vermiş. Romandaki ölümcül sır, o kitabın bir nüshasında saklı.) Belki harikaydı. Belki komikti. Belki insan olmak hakkında hâlâ eksik olduğumuz bir şeyi anlatıyordu.

Bazen felaket dışarıdan gelmez, yazarın kendi içinden çıkar.

Rus edebiyatının dev ismi Nikolay Gogol, başyapıtı Ölü Canlar’ın ikinci cildi üzerinde yıllarca çalıştı. Ama hayatının son dönemlerinde ağır bir manevi bunalıma girdi. Yazdıklarının doğru olup olmadığına dair suçluluk ve şüphe onu yiyip bitiriyordu.

1852'de, karanlık bir ruh hâlinde, el yazmalarını ateşe attı.

Anlatılanlara göre sonradan ne yaptığını fark edince dehşete düştü. Kendini açıklamakta zorlandı ve birkaç gün sonra öldü. İkinci cildin bazı parçaları günümüze kalmış, ama bunlar sadece parçalar. Yani bugün Ölü Canlar’ı okurken aslında yarıda kesilmiş bir rüyayı okuyoruz. Bir yazarın kendi evladını kendi elleriyle yakması gibi bir şey bu.

Aradığımız Şey Belki de O Eksiklik Hissidir

İnsan düşünmeden edemiyor. Acaba o kitaplar bugün elimizde olsaydı dünya nasıl bir yer olurdu? Edebiyatımız, fikirlerimiz, hatta hissettiklerimiz bile değişir miydi?

Sonra aklıma şöyle bir şey geliyor, biraz hüzünlü ama garip bir şekilde de teselli edici:

Belki bu kayıp hikâyelerin en büyülü yanı tam olarak bu: Hiç okunamamaları.

Çünkü okuyamadığımız her sayfa, hayal gücümüzde sonsuz bir ihtimal olarak yaşamaya devam ediyor. O boşlukları kendi özlemimizle, kendi merakımızla dolduruyoruz. Kayıp bir kitap her şey olabilir. Hiç hayal kırıklığına uğratmıyor çünkü hiç okunmuyor.

Kim bilir, belki de anlatılmış en güzel hikâyeler, tarihin unuttuğu o cümlelerin içinde saklı.

Şimdi Sıra Sende

Merak ediyorum: Keşke kaybolmasaydı da okuyabilseydim dediğin bir kitap, bir yazar ya da bir tarihî dönem var mı?

Yorumlarda anlat bakalım. Ben de raflara bakıp hayal kurayım. 📚🤍

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

"İlk Kez Gördüğümüz Birini Neden Yıllardır Tanıyor Gibi Hissederiz?"

​Arkeologların Masa Başında Unuttuğu Gerçek: Göbeklitepe Aslında Bir Korku Filmi miydi?

"Aydınlığa Giden Yol Neden Kendi Karanlığımızdan Geçer?

"Rüyaları Neden Unuturuz? Zihnimizin Perde Arkasındaki Sır